top of page

Ziynet Eşyası Davasında Tanık Beyanları Nasıl Değerlendirilir?

  • Yazarın fotoğrafı: Av. Enes Çetinkaya
    Av. Enes Çetinkaya
  • 3 May
  • 7 dakikada okunur

Yargıtay kararlarına göre ziynet eşyası davasında tanık beyanları, ispat kuralları ve hukuk kitapları

Türk hukuk sisteminde evlilik birliğinin sonlanması yalnızca duygusal bir sürecin değil, aynı zamanda son derece karmaşık bir malvarlığı tasfiyesinin de habercisidir. Bu tasfiye sürecinin en çok uyuşmazlık yaratan ve ispat zorluğu barındıran başlıklarından biri, şüphesiz ki düğün merasimlerinde takılan altın, döviz ve mücevherlerin aidiyeti konusudur. İlgili uyuşmazlıklarda, iddiaların yazılı bir belgeyle kanıtlanması çoğu zaman hayatın olağan akışına aykırı olduğundan, ziynet eşyası davasında tanık beyanları maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında en hayati ispat aracı konumuna gelmektedir.


Bu kapsamlı incelemede, güncel içtihatlar ışığında tanık anlatımlarının mahkemelerce ne şekilde değerlendirildiği, ispat yükünün hangi durumlarda yer değiştirdiği ve hukuki sürecin teknik detayları nesnel bir hukuki çerçeveden ele alınacaktır.


Ziynet Eşyası Alacağında Hukuki Çerçeve


Hukuk yargılamalarının temel prensibi olan "iddia eden, iddiasını ispatla mükelleftir" kuralı, ziynet eşyası davalarının da belkemiğini oluşturmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 190. maddesi uyarınca, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükü altındadır. Aynı doğrultuda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 6. maddesi de iddia sahibinin ispat külfetini düzenleyerek yargılamanın sınırlarını çizmektedir.


Ziynet davalarında bu genel ispat kuralı, uygulamada "zilyetlik karinesi" (bir eşyayı fiili olarak hakimiyeti altında bulundurma ve koruma varsayımı) ile şekillenmektedir. Kadın eşin, doğası gereği ziynet eşyalarını üzerinde taşıdığı veya kendi koruması altında tuttuğu kabul edilmektedir. Bu hukuki karine, özellikle müşterek konutun terk edilmesi senaryolarında ispat yükünün kimde olacağını doğrudan belirleyen en güçlü unsurdur. Hayatın olağan akışına göre, evden ayrılan kadının kişisel eşyası niteliğindeki ziynetlerini de yanında götürdüğü varsayılmaktadır.


Eğer kadın eş, evden zorla kovulduğunu, darp edilerek evden çıkarıldığını veya altınlarının ortak kasada kilitli kaldığını iddia ediyorsa, bu istisnai durumu tanık beyanları ve diğer delillerle ispat etmek zorundadır. Zira aksi ispatlanana kadar geçerli olan zilyetlik karinesi gereği, evi terk eden kadının altınlarını almadığını kanıtlama yükümlülüğü bizzat kendisine düşmektedir.


🔖 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2020/1780, K. 2020/2680, T.

"Evi terk eden kadının ziynet eşyalarını yanında götürdüğü kabul edilir. Aksini, evi terk eden kadın ispatlamalıdır."


Güncel Yargıtay İçtihatlarında Yaşanan Değişiklik


Tanık beyanlarının davalardaki yönünü ve çapraz sorguda sorulacak soruların niteliğini kökünden değiştiren en önemli hukuki gelişme, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarından dönmesiyle yaşanmıştır. Yıllar boyunca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) ve ilgili daireler, "düğünde takılan ziynet eşyaları kim tarafından kime takılmış olursa olsun kadına bağışlanmış sayılır ve kadının kişisel malıdır" görüşünü katı bir şekilde benimsemekteydi. Bu eski içtihatta tanıkların yalnızca altınların kimde kaldığını ispat etmesi yeterli görülmekteydi.


Ancak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2024 yılında kesinlik kazanan devrim niteliğindeki emsal kararıyla bu katı kural tamamen değişmiştir. Yeni içtihada göre; eşler arasında aksine bir anlaşma veya yerel bir örf/adet bulunmadığı sürece, kadına takılan ziynetler kadının, erkeğe takılan ziynetler ise erkeğin kişisel malı sayılmaktadır. Sadece belirli bir cinse özgü olan takılar (örneğin erkeğe takılan bir kadın bileziği) karşı cinse takılsa dahi o cinse ait kabul edilmekte, aidiyeti bilinemeyen ortak nitelikteki değerler ise paylı mülkiyet hükümlerine tabi tutulmaktadır.


Bu içtihat değişikliği, ziynet davasında dinletilecek tanıkların rolünü çok daha kritik bir boyuta taşımıştır. Artık mahkemeler tanıklardan yalnızca "altınların kimin evden götürdüğünü" değil; "düğün merasiminde hangi altının kime takıldığını", "takı sandığı uygulamasının nasıl yönetildiğini" ve "yöresel örf ve adetlerin (geleneklerin) ne yönde olduğunu" aydınlatmalarını beklemektedir. İspat yükü, bu detaylı beyanlara ve iddialara göre mahkeme aşamasında sürekli yer değiştirebilmektedir.


🔖 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2023/5704, K. 2024/2402, T. 2024

"Düğünde erkeğe takılan ziynet eşyaları erkeğin, kadına takılan ziynet eşyaları ise kadının kişisel malıdır. Yalnızca kadına özgü takılar erkeğe takılsa dahi kadına, erkeğe özgü takılar kadına takılsa dahi erkeğe ait kabul edilir."


Ziynet Eşyası Davasında Tanık Beyanlarının İspat Rolü


Mahkemeler, uyuşmazlığın çözümü için dinlenen her tanık beyanını eşit derecede hükme esas almamaktadır. Yargıtay 2. ve 3. Hukuk Dairelerinin yerleşik denetim mekanizmalarında, tanık anlatımlarının ispat gücüne dair katı, net ve mantıksal süzgeçlerden oluşan değerlendirme kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterlerin başında beyanların görgüye dayalı olması ve kendi içinde tutarlılık arz etmesi gelmektedir.


1.Görgüye Dayalı Olma Zorunluluğu


Türk usul hukukunda, taraflardan duyulan sözlerin (duyuma dayalı beyanların) ispat gücü son derece zayıftır ve kural olarak hükme esas alınmazlar. Bir tanığın beyanının mahkeme nezdinde geçerli kabul edilebilmesi için, iddia edilen olaya bizzat şahit olması, yani beyanının tartışmasız şekilde "görgüye dayalı" olması zorunludur. Özellikle aile içi uyuşmazlıklarda duygusal bağlar nedeniyle yalan tanıklık riski yüksek olduğundan, Yargıtay bu kuralı tavizsiz uygulamaktadır.


Örneğin, düğün gecesi altınların güvenlik gerekçesiyle kayınvalide tarafından gelinden alınması iddiasında; tanık "Gelin bana altınların kayınvalidesi tarafından alındığını sonradan anlattı" derse bu beyan ispat için yetersiz kalmaktadır. Ancak tanık, "Düğün bitiminde gelin odasında kayınvalidenin altınları gelinin üzerinden çıkardığını ve bir çantaya koyarak kendi odasına götürdüğünü bizzat gözlerimle gördüm" derse, bu somut ve görgüye dayalı beyan davanın seyrini değiştirecek niteliktedir. Hayatın olağan akışına aykırı durumlarda ispat yükü, ancak bu tarz net ve doğrudan gözleme dayanan tanıklıklarla aşılabilmektedir.


🔖 Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/13888, K. 2017/5701, T. 09.05.2017

"Her iki tarafın dinlettiği tanıklar da görgüye dayalı, somut beyanda bulunmuşlardır. Hayatın olağan akışına aykırı iddiada bulunan davacı, ziynet eşyalarının güvenlik gerekçesiyle davalı yanda kaldığını mevcut delil durumu itibariyle ispat edememiştir."


2.Çelişkili Tanık Beyanları


Yargılamalarda en sık karşılaşılan yargısal çıkmazlardan biri, davacı tarafın tanıklarının "altınları koca zorla aldı" demesine karşılık, davalı koca tarafının tanıklarının "kadın evi terk ederken altınları çantasına koyup kendi iradesiyle götürdü" şeklinde ifade vermesidir. Yargıtay içtihatları, tarafların tanık beyanları arasında esasa müessir bir çelişki doğduğunda net bir tutum sergilemektedir. Eğer bir tarafın tanık beyanlarına diğerine göre üstünlük tanımayı gerektirecek başkaca destekleyici ve maddi bir delil (kamera kaydı, banka dökümü vb.) bulunmuyorsa, iddia sahibinin iddiasını ispat edemediği sonucuna varılmaktadır. Eşit ağırlıktaki çelişkili ifadeler, ispatın tam olarak gerçekleşmediği anlamına gelir.


🔖 Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/7201, K. 2017/15773

"Her iki taraf tanıklarının da farklı beyanda bulunduğu ve bir tarafın tanık beyanlarına üstünlük tanımayı gerektirir başkaca bir delil bulunmadığı anlaşıldığından, ispatlanamayan davanın reddine karar verilmelidir."


Daha da kritik olan durum ise, tarafın kendi cevap dilekçesindeki savunması ile bizzat dinlettiği kendi tanığının beyanı arasında yaşanan çelişkilerdir. Örneğin, davalı koca cevap dilekçesinde "Ziynet eşyaları hiçbir zaman bende kalmadı, kadın hepsini götürdü" şeklinde savunma yaparken, dinlettiği kendi akrabası olan tanık "Ziynet eşyaları düğünden sonra evdeki şifreli kasada duruyordu" şeklinde bir ifade verirse, bu iç çelişki davalı aleyhine katı bir şekilde değerlendirilir. Bu senaryoda mahkeme, tanığın beyanını esas alarak altınların zımnen evde kaldığını kabul eder.


🔖 Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/6829, K. 2016/3952, T. 16.03.2016

"Davalı beyanı ile kendi tanığının beyanı arasında çelişki olduğu anlaşıldığından, söz konusu ziynet eşyalarının evde kaldığı anlaşılmaktadır."


Ziynet Eşyalarının Bozdurulması ve Rıza Unsuru


Evlilik birliği içerisinde ziynet eşyalarının bozdurulup konut alınması, araç satın alınması, eşin iş kurması veya kocasının önceki borçlarının ödenmesi sıklıkla rastlanan ekonomik faaliyetlerdir. Hukuki normlara göre ziynet eşyaları, kadının kendi özgür rızasıyla ve "geri ödenmemek (iade edilmemek) şartıyla" bozdurulmuşsa, kadın artık bu altınları mahkemeden geri talep edemez. Ancak Yargıtay, bu noktada kadını koruyan çok güçlü ve yerleşik bir usul ilkesi benimsemiştir.


Bir uyuşmazlıkta altınların bozdurulduğu tarafların veya tanıkların beyanıyla sabit hale gelmişse, bu altınların "iade edilmemek üzere ve kadının rızası ile" bozdurulduğunu ispat etme yükü kesin olarak kocaya (davalı erkeğe) düşmektedir. Eğer davacı kadın tanıkları, altınların koca tarafından zorla alındığını veya araç almak için bozdurulduğunu ancak kadının buna rızası olmadığını tutarlı bir şekilde beyan ediyorsa; koca bu ziynetleri aynen veya nakden iade borcu altındadır. Kocanın, altınları sadece evin ihtiyaçları için harcadığını kanıtlaması iade yükümlülüğünden kurtulması için yeterli değildir; rızanın "bağışlama" kastıyla verildiğini somutlaştırması şarttır.


🔖 Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/10048, K. 2018/1149,

"Davacı tanıkları ziynetlerin koca tarafından bozdurulduğunu tutarlı biçimde beyan etmiş olup, bozdurulan ziynetlerin iade edilmemek üzere rıza ile verildiğini davalı erkek ispat edemediğinden davanın kabulü gerekir."


Aynen İade Kuralı ve Taleple Bağlılık İlkesi


Ziynet eşyası davalarının başlangıç aşamasında (dava dilekçesinin hazırlanmasında), HMK'nın katı bir kuralı olan "taleple bağlılık ilkesi" gereği taleplerin son derece net formüle edilmesi şarttır. Düğün takılarının iadesi talep edilirken; öncelikle "mümkünse aynen iadesi", şayet aynen iade mümkün değilse "ziynet eşyalarının bedeli hesaplanarak nakden iadesi" terditli (kademeli) olarak bir arada talep edilmelidir. Bu yazım tekniği, yargılama sonundaki hak kayıplarını engellemektedir.


Mahkeme, dinlenen tanık beyanları ve alınan kuyumcu bilirkişi raporu neticesinde davanın kabulüne karar verdiğinde, hükmünü HMK'nın 297. maddesine tam uygun ve infaz aşamasında (icra dairesinde) tereddüt yaratmayacak açıklıkta kurmak zorundadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) hukuki istikrarı sağlayan son içtihatlarına göre mahkemeler, kararın hüküm fıkrasına "aynen iadesine, mümkün olmadığı takdirde bedelin tahsiline" şeklinde her iki ihtimali aynı anda barındıran şartlı ibareler yazmaktan kaçınmalıdır. Mahkeme sadece "aynen iadeye" karar vermeli; bedel tahsili boyutunu 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun (İİK) 24. maddesinin yetki alanına bırakmalıdır. Nakden ödeme ihtimalinde bedel hesaplaması, adaletsizliğin ve enflasyonist kayıpların önüne geçmek amacıyla davanın açıldığı tarihteki değil, icra dairesindeki "fiili ödeme (infaz) tarihindeki" güncel değerler üzerinden yapılmaktadır.


🔖 Yargıtay, Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/1142, K. 2025/370, T. 18.06.2025

"Hüküm kurulan her bir ziynet eşyası hakkında cins, nitelik ve miktar gösterilmişse de, hemen ardında o eşyanın ayrıca değerinin belirtilmediği anlaşılmaktadır. Böyle olunca hükmün sonuç bölümünde "....aynen iadesine, aynen iadesi mümkün olmadığı takdirde 210.111,60 TL ziynet alacağının davalıdan tahsiline..." şeklinde kurulan hükmün 6100 sayılı Kanun'un 297/2. maddesine uygun şekilde kurulduğundan söz edilmesi mümkün değildir. Mahkemece yapılması gereken iş, davalı tarafa yüklenen "aynen iade, olmadığı takdirde bedel tahsiline" ilişkin hükmün her bir ziynet eşyasının infaz ve denetime elverişli olacak şekilde; cins, nitelik ve miktarı yanında ayrıca bedelini de göstermekten ibarettir."


Sonuç


Ziynet eşyalarının iadesi veya alacağı davalarında tanık beyanları, Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu ekseninde, mahkemenin vicdani kanaatini oluşturan ve maddi gerçeği aydınlatan en güçlü vasıtadır. Ancak Yargıtay 2. ve 3. Hukuk Dairelerinin istikrarlı ve son derece titiz denetim süreçleri, duyuma dayalı, somut gerçeklikten uzak ve kendi içinde çelişkili ifadelerin hiçbir hukuki değer taşımadığını açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle 2024 ve 2025 yıllarında şekillenen güncel içtihatlar, ispat yükünün; zilyetlik karinesi, düğün merasimindeki adetler, rıza unsuru ve kimin müşterek haneden ne şekilde ayrıldığı gibi son derece ince detaylarla yargılama boyunca taraflar arasında el değiştirdiğini göstermektedir.


Tüm bu hukuki parametreler değerlendirildiğinde, yargılama sürecinde salt haklı olmak yeterli olmamakta; iddia edilen hakkın hukuki prosedürlere tam uyumlu, usul kanunlarının emrettiği şekilde ve doğru yan delillerle desteklenerek "ispat edilebilmesi" gerekmektedir. Hak kaybına uğramamak, HMK 297 ihlali gibi teknik hatalara düşmemek, eksik nispi harç veya yanlış ıslah talepleriyle davayı tehlikeye atmamak adına, sürecin en başından infaz aşamasına kadar alanında uzman bir aile hukuku ve boşanma avukatından profesyonel hukuki danışmanlık hizmeti alınması, adaletin tecellisi için vazgeçilmez bir gerekliliktir.


Av. Enes ÇETİNKAYA

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Av. Enes Çetinkaya

İslice Mah. Annaç Sk. No:8/B Çimen İş Hanı K:1 D:102

Merkez/ UŞAK

av.enescetinkaya@gmail.com

(+90) 554 143 07 64

bottom of page